Sorkun Yaylası- 2
Şahsen bu yaylaya seyahatimin ana nedenlerinden birisi de kadim dostum, arkadaşım ve sevgilim ile yüz yüze gelmekti.
31 ağustos 2022 tarihinde, edebiyat öğretmeni yeğenim Sayın Hilmi Kızılca ile Ermenek Yukarı Çağlar halkının çıktığı Sorkun yaylasına bir seyahatimiz oldu.
Bu yaylayı uzun yıllardır merak ediyordum, Yukarı Çağlardan akrabamız Fatma Hanımı aramış ve nohut yolma sırasında bizi de haberdar etmesini daha önce söylemiştim. Bizi söz konusu tarihte haberdar edince arabamızla Güneyyurt Çağşak yolu üzerinden Sorkuna sabah erken saatlerde ulaştık.
Şahsen bu yaylaya seyahatimin ana nedenlerinden birisi de kadim dostum, arkadaşım ve sevgilim ile yüz yüze gelmekti.
Bunu da hiç tahmin bile etmediğim derecede başardık. Çağşak rampasının bitiminde arkadaşım önümüze çıktı, sürmeli gözlerini bizden saklayarak önümüzde arabamıza adeta yol göstererek cazibeli endamıyla süzüldü, çağşağın başına çıkınca da bir daha görünmedi, ta ki Sorkun yaylasına varana dek.
Sorkun yaylası; Mümün gölü, Ayıbeleni, Üssüz, Sarınç, Hacı hasan kırı, Üçbunar ve Kayabunar ile sınırlı geniş bir alanı kapsar. Rakım ortalama 1800 metre olup Üssüz gibi tepe – koyak şeklindedir ama Sorkunda tepeler engin, koyaklarsa biraz daha geniştir.
Sorkun yaylası Osmanlı arşiv kayıtlarında da otlakıye olarak sık sık yer almaktadır. Arşivde bir de Sorkun Avlağı adıyla yer alan yayla vardır.
Sorkunda bitki örtüsü ardıç ve boz armuttan ibarettir. Bu iki ağaç bu yaylanın süsüdür. Çalı tarzı karamıklar da yer yer görülür. Evlerin damları, keliflerin örtüleri hep ardıçla yapılmıştır. Ardıç burada gölgelenmek için boz armutla beraber halka hizmette yarışırlar. Sorkun pınarı, Çillengiç pınarı, Cığralı pınar ve Yağlı Pınar gibi pınarların başında ise ardıç ve boz armuttan gayrı kavak ve söğüt ağaçları yer alır ve yaylaya süs olur.
Sabah saat altıda Güneyyurttan çıktıktan sonra ağır ağır saat yediye doğru cığralı bunara geldik. Burada bizleri on beş kadar sayısı olan bir palaz sürüsü, onlarca kuş karşıladı. Bu saatte sulanmak için geldikleri belliydi. Orayı ilk terk eden keklik yavrusu demek olan palazlar oldu. Ardından ise çoğunluğu kaya serçesi olan kuşlar terk ettiler. Kaya serçeleri de ev serçesi de denen çelen – pardı serçelerinin kayaların deliklerine yuva yapan neslidir.
Benim kadim dostum da buradaydı, ama o hemen ortamı terk etmedi. Bizlere sürmeli gözlerini göstermemek için çabaladı ve rahatça bir pozunu almamıza izin vermedi.
Bu aşkım ve sevili arkadaşım kuyrukkakan Sorkun yaylasının her yerinde, günlerden ağustosun sonu olmasına rağmen bize eşlik etmeyi sürdürdü. Böylece benim: onlar yavrularını alıp bu ıssız yaylaları terk etmeyen ve burada yeteri kadar ailesini bırakan vatansever bir kuş türüdür, tezimi de onaylamış oluyordu.
Kuyrukkakanlar biz arabadan inince uzaklaşıyor, binince yaklaşıyor hatta önümüze düşüp yol gösteriyordu. Sorkun yaylasında hem sürmeli ala hem de boz kuyrukkakan aileleri bulundukları yerde kalmışlardı.
Uçtukları zaman kısa mesafe uçuyor, kayadan başka yere konmuyordu. Keklikler ve palazları gibi pırr diye gürültüyle yerlerini belli etmiyorlar, sessizce süzülerek uzaklaşıyorlardı.
Bu arada Sorkun yaylasının sınırı olan Güneyyurtluların çıktığı Ayıbeleni ve Hacı Hasan kırı bölgelerine orman dairesi ağaç dikmiş araya da tel örgüler çekilmişti.
Yukarı çağlar halkının çıktığı Sorkunda bir metre boş alan yoktu, her tarlada ya ekin ya da nohut vardı. Yer yer ayçiçeği ve darı ekilen tarlalar bile vardı. Demek ki damla suya ihtiyaç olmadan da yetişebiliyorlarmış, diye düşündük. Çillengiç bunarına doğru susuz kiraz bahçelerini görünce bu inancımız daha da güçlendi.
O gün biz cığralı bunardan Sorkun pınarına indiğimizde Aldere yolundan onlarca patpatın halkı yaylaya top yekûn taşıdığını gördük. Bu azim, bu gayret karşısında şaşırmadık, çünkü Anadolu halkı buydu.
Ancak bu kadar insanın yani yüz haneyi geçen ailenin geceleyin yaylada kalmamaları şahsen beni şaşırttı. Bundan elli yıl önce aylarca keliflerde yatılan yaylada neden kalınmaz ve günü birlik inilip çıkılırdı?
Bunun sebebi malum, köyde arazilerde meyve ve sebze ekimi ticariye dönüştü, orada da işler aksamamalıydı. Elli yıl öncesinin katırları yok olmuş yerine her evde patpat denen motorlu araçlar yer alıyor herkes ehliyet bile istenmeden yayla ve köy işlerini onunla hızlı erişip görebiliyorlardı. Bir de Sorkun yaylası Yukarı Çağların damı gibiydi yani bir evin damına tek merdivenle çıkıldığı gibi Sorkuna da beş yüz metre tırmandıktan sonra ulaşılabiliyordu. Bu yol 2010 yılına kadar İzvit Kebeni sonrasında da Aldere yoluydu, her ikisi de hayvanların ve araçların kaymaması için basamak basamak yapılmıştı. Bu hususta “İzvit Kebeni – Gelin Uçtuğu” adlı yazımızı okuyunuz!
Sorkun yaylası merkezine bir mescit inşası başlamış durumda, burada elli yıl önce topluca bir arada olan kefillerden sadece birkaçı ayakta diğerleri yerle bir olmuş haldedir. O birkaçında da halen sürü sahipleri uzun müddet kış kendini hissettirinceye kadar kalmaktadırlar.
Sorkun yaylasında arıcılar da gözlenmekte, memleket ekonomisine ve kendi hayat standartlarının yükselmesine çalışmaktadırlar.
Sorkunda bir tane eşek gördük ama onlarca patpatla karşılaştık. Bir de eskiden bu koyakları dolduran sığırlar, danalar ortada yoktu. Halk bunları yaylaya çıkarmıyordu, hatta keçilerini bile çıkarmadan kendileri işlerini acele bitirip dönüyorlardı.
Ama aslında arzulanan aylarca olmasa bile - ki bu zamanımızda iş çokluğundan mümkün görülmüyor- insanımız hayvanlarını da alarak üç beş gün burada kalmalıdır, böylece hem sabah – akşam serininde işler hızlı görülür hem de gerçek manada yaylanmış olunur, diye düşünüyorum.
Bu arada kadim bir otlakıye arazisi olan Sorkun yaylası ekili olduğu için koruma altında olması medeniyle otları kuruyup gitmekte ve hiçbir malın kursağına düşmeden yok olmaktadır. Tabi araya girerek zarar vermeden otlatılabilen sürüler müstesna.
Yaylada gece kalmamak hususunda Yukarı Çağlarlılar bir yere kadar mazur görülebilir zira onların yaylaya erişimi on beş dakikadır. Ama Güneyyurtluların Çağşak üzerinden 25, Ermenek Balkusan üzerinden 45 km yol teperek taa Tolbunardan, Saparcadan ve Beğbunarından günü birlik gidip gelmeleri ise hiç de mantıklı değildir. Güneyyurt yaylalarını ele alacağım yazımda konuyu detaylı olarak anlatacağım, inşallah.
Sorkun yaylasında ekinlerin toplandığı harman yerleri saydan oluşmaktadır. Altının say olduğu tahmin edilen yer harman şeklinde biraz toprağı alınınca say çıkıyor ve halk bu say üzerine saplarını toplayıp düğenle hallediyordu. Ayıbeleni, Üssüz ve Hacı Hasan kırında da aynı tarz harmanlar vardı.
Yakın akrabamız Ramazan – Fatma Duran ailesinin Ayrancı ve Yağlı bunar mevkiindeki tarlalarında biraz nohut yolduktan sonra gidiş dönüş dört saatlik bir yolculukla İzvit kebenine geldik ve Hisar kalesine tırmandık, 42 dakika süren bir belgesel çektik.
Hisar kalesi ve İzvit Kebeni yazılarımla söz konusu videoyu mutlaka görün diyorum.
Burada sizi Yukarı Çağlarlı değerli usta kalem Sayın Durmuş Ali Özbek hocamızın Sorkun Yaylasıyla alakalı yazısı ve destanıayla baş başa bırakıyorum:
“Sorkun kelimesinin Çobanoğulları Beyliği zamanında Türk soylu bir Moğol generalinin (Sorkhon Shira) adından geldiği de söylenir. Diğer yandan Farsçada ise çiçek ve söğüt ağacı, sepetçi söğüdü anlamına geldiği bilinir.
Bizim bildiğimiz Sorkun kelimesinin anlamı ise; yüksek dağların, yaylaların yükseltili sırt ve eteklerini oluşturan arazilerin güney yöndeki alan üzerine hilal şeklinde sayvantların yapıldığı yazlık yerleşke olduğu yer şeklindedir.
Sayvantların neden hilal şeklinde sıralanarak yapıldığını ise göçebe Türk Oymanlarının Orta Asya’dan beraberlerinde getirdikleri yerleşme düzeninde güvenliği ön planda tutan bir anlayışın Taşeli’nde uygulanmış halidir. Bir nevi Türklerin savaş taktik ve tekniğinin yerleşkelerine yansıtmalarıdır. Bir yandan da yüz yıllardır bu yerleşke üzerinde ortada bulunan iki su kaynağının önüne dikilmiş söğütler ikinci anlamını da yansıttığını söylesek de bu söğütlerin sepetçi söğüdü olmadığı da bilinir.
Yukarı Çağlar yaylası Sorkun’da bulunan iri yapılı söğütler ya zorlu kış şartlarına dayanamayıp yıkılmış, ya da susuzluktan kurumuşlardır. Yünümüzde yakın zamanda dikilmiş kavak ağaçları yeşilliklerini sergilemektedirler.
Sorkun, 1980’li yıllara kadar Yukarı Çağlar köy halkının yarı göçebe hayatını sergilediği önemli bir yazlık yerleşkesi idi. Makineli tarıma geçiş sonrası hayvancılık bitmiş, yolların makine ile kısalması artık Sorkun’da konaklamayı da alıp götürmüştür.
Yukarıda bahsi geçen sayvant kelimesi genelde köy dilinde oba olarak söylenir.
Oba; dört taradı taş duvarla örülmüş bir kapısı olan direk ve pardı ile kapatılıp üstü topraklı ancak bir metre kadarı önden boydan boya açık bırakılan basit konuttur. Üstteki açık bırakılan kısım hem aydınlanmayı, hem de oba içinde yakılan ateşin dumanının rahat bir şekilde çıktığı yerdir.
Obanın kapısı da basittir. Duvardaki deliklere takılan bir sopa üzerine bir çulun örtülmesi ile kapatılırdı. Ancak gerçek kapı şekline yakın kapılar da takıldığı görülürdü.
İZVİT YAYLASI DESTANI
Hasretin var acı geçer günlerim,
Sorulmaz ki senden ayrı dünlerim,
Karıştı da gece gündüz yönlerim
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Neyleyim gurbeti, sende gözüm var,
Sana derim Sorkun, sana sözüm var,
Öküz güttüm her taşında izim var,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Sorkun’da obamız taşın başında,
Keçiler tuz yalar tuzluk taşında,
Muradım kaldı da ayran aşında,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Akşam olur evden azık beklerim,
Aklıma köy gelir bir of çekerim,
Gıncıllağa biner hoplar sekerim,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Sarıçkırı” uzak yayla sınırı,
“Mümüngölü”öte “Alıçlıkır”ı
“Yüksekeşme”de kaçırdım katırı
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Ayıbeleni”nden köye bakılmaz,
“Atlıca” suyundan içsen bıkılmaz,
Bozarmudun dalı diken çıkılmaz,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Atlıca”da güreş tutup toyladım,
“Işıklar”da dikili taş oynadım,
“Kokarkuyu”da kurt gördüm hoyladım,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Göbekli”nin düzü,”Galeyçini”ni
“Çayıryur”,” Garaeğrik”,”Abdalini”
Şartlar zor bilseniz köyün halini,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Mahkeme görülmüş “Mahkemardıç”ta,
Toprak bizim zaten vermiş yargıçta,
Tarihi bilinmez, bilmem ki kaçta,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Sazkaba” da vardır bir de mezarlık,
Kayadan damlıyor suyu nazarlık,
İçmek için yoktur asla pazarlık
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Yanaltaş”ta yedik deli batırma,
Şaşma tohumundan hibrit bastırma,
Lezzeti unutma canı bıktırma,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Halkalı”ya geçip derdim ekini,
Erkenden yükledim yükün tekini,
Çok şükür yedi yük kadar yekûnu
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Gocatalla” uzak varsan varılmaz,
“Kolankaya” dersen hiç de sorulmaz,
“Eşme”ye yurt tutmuş geri dönülmez,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Hasanlarini”ne varışım seyrek,
“Kızılkuyu” nerde, ya “Alayörek”
“Erkeçini”nden su içmemiz gerek
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Küllükalanı”nda küllüdür inler,
“Yüksekeğrik” öten kekliği dinler,
Çobanlık zor iştir kararır tenler,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Dedeçelebi koyağı” suyun yatağı,
“Çığralı” önünün bozdur toprağı,
Atamız Sorkun’da kurmuş otağı,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Gocagır”da gene koru verilse,
“Yanaltaş”tan gelen bekçi görülse,
“Gölyeri”ne koyun kuzu sürülse,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Faraçalanı”dır mantarın yurdu,
Uyuşuk yılanı görüp de durdu,
Elindeki sopayı kaldırıp vurdu,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Sıcakta öküzüm böğelek tutar,
Ekmek alasını karöküz yutar
Avcılar uzaktan tüfeğin atar
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Heybenin gözüne çocuk bindirdik,
“Yükdibi”ne geldik yükü indirdik,
Testiyi kaldırıp suyu yandırdık,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Yağlıpınar’dan geçer yörük göçleri,
Sürünün lideri yağız koçları,
Kuşlara yuvadır kepir içleri,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Derince koyakta “Taspınar” vardır,
Suyunun kaynağı bol yağan kardır,
Avuç avut suyu yandır ha yandır,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Talvar”dan yürüdüm Hombul’a indim,
Bekçiyi görünce “Tuzla”ya döndüm,
“Alıçini”ne varıp gölgede dindim
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Körellez” zirvede, ekini yavan,
Karnını doyurur burada hayvan,
Önü yörük yolu geçiyor kervan,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Ardıçarası”nda görmüş tavşanı,
Ta “Çakılardı”ndan almış nişanı,
Avcının her daim atmaktır şanı,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Ayrancı’da buğday olsam derilsem,
Taşharman’da harman olsam sürülsem,
Yük yükleyip Keben’inde görülsem
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Kösemusa” uzun verimli düzlük,
“Eriklikuyu”nun ederi bir yüzlük,
“Çillengiç”in düzü sanki bir tozluk,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Kayabaşı” yelin estiği yerdir,
Ağustos ayında ekinin derdir,
Nohudunu yolma vaktine erdir,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Naşalyeri”ni gör koş git sekerek,
“Evgoyağı”görsen tamı beş evlek,
“Sıraharmanlar” da yel bekleyerek,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
“Atlangıç”geçip çok öküz güttük,
Dikenler içine yüz üstü düştük,
Harmanı kaldırıp biz köye göçtük,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Öküz ağızlama harmanın sonu,
Artık ne ekin kalır ne de bir koru,
“Serper”de çimmektir şimdi tek konu,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Öğürekler mandıraya gelmiyor,
Çayırlarda kimse harman sürmüyor,
Kaynaşma bitmiş de kimse bilmiyor,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Sorkun’a yapılmış taştan bir mescit,
Kapı yok, baca yok sanki bir tecrit,
Yıkılmış o sayvantlar günlük gel git,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Oğluna kızına yaylayı gezdir,
Bu toprak bizimdir her daim sezdir,
Göz diken olursa canından bezdir,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
Özbekoğlu şimdi dertli ne çare,
Heybesi eskimiş olmuş bin pare,
Kalmadı takati bitkin biçare,
Gelirsen görürsün bizim yaylayı.
31.05.2020
Durmuş Ali ÖZBEK / [email protected]
Sayın Kerim Toslak Hocamdan Bir Nazire
Saymışsın hep tarlaları,
Hiç işin yok mu kardeşim?
Yad ettim hatıraları,
Ben de yaşamış gezmişim.
Ot yolmuş ekin dermişim,
Yük çekip düven sürmüşüm,
Ter döküp emek vermişim,
Yorulup candan bezmişim.
Çiğdem söktük, sığır güttük,
Taşlı yollardan çok gittik
Goyaklarda palaz tuttuk,
Kuş tutup yuva bozmuşum.”














