Şehirden yola çıktıklarında ikindiüstüydü.
Orta Torosların zirvelerine doğru tırmanışa geçen arabada çocukları ile beraber iki çekirdek aile vardı.
En yüksek geçidi atladıktan sonra 10 kilometre kadar irili ufaklı tepelerin arasından dümdüz bir asfalt yeni bir tırmanışın eteğine kadar geliyordu.
Sağlı sollu dizilen Yörük obalarının ve köylere ait yayla evlerinin ışıklarının yanması akşamın olduğu haberini veriyordu. Artık bu saatten sonra haberleşmek sadece ışıkla oluyordu.

Bir eğmenin dibinde, bir ağacın altında bir ateş yanıyorsa, duman tütüyorsa mutlaka orada bir Yörük obası, bir oturan vardır işareti, alınırdı.
Araba ikinci ve son bir rampaya daha tırmanışa geçti. Köyleri, bu zirveyi de aştıktan sonra dikine bin metre inilince bir vadide yer alıyordu, son tepeye varınca salkım salkım ışıklarıyla görünecekti.
Ailelerden birisinin köyünün obalarının bulunduğu yayladaydık artık. 2 - 3 km daha gidince inişe geçerek köylerimize ulaşacaktık.
Besime hanım:
- Abi isterseniz burada anamgilin obası var, arabayı kenara park ederek 200 - 300 metre yürüdükten sonra ulaşabilir, biraz istirahat edebiliriz, dedi.
Burada görünen ışıklar çok seyrekti. Obanın her biri, bir tepenin eteğine, bir eğmenin önüne ağıllarını kurarak yerleşmişlerdi.
Yaklaşık 500 metre yüksekten ışıldayan ışığı göstererek:
- Abi işte anamgilin obası burası, deyince arabayı genişçe bir kenara park ederek çoluk çocuk iki aile ışığı takip ederek tırmanışa geçtiler.
Yürüdükçe ayaklarının değdiği yavşanlardan, kekiklerden enfes kokular geliyordu. Bazen de şalbaların dibine oturttuğu yuvasının üzerinde yatmış serçelerin pırrr diye önlerinden kaçtığını anlıyorlardı. Gevenlerin dikeni ise akşam karanlığında çocukları en fazla sızlatandı.

Bu yaylada dünyanın endemik bitkilerinin de yer aldığı geniş bir otsu bitki örtüsü hâkimdi. Ağaç olarak sadece andız ve ardıç pürleriyle karamık çalısı yer alıyordu. İnsanlar yaylaya göçtüklerinde bu ağaççıklara yuva yapmış olan sarı serçe ve kır serçesi ile kayaya yuva yapmış olan gök güdük ve ala serçe karşılardı.
Koyağı geçtikten sonra, yeri adeta bir halı gibi kaplayan otların yumuşaklığı bitmiş taşlar ve kepirler başlamıştı. Ebeveynler çocuklarının ellerinden birer birer tutarak ayaklarını dizlerini taşlara vurmamalarını sağlayarak iyice dikleşen arazide tırmanmayı sürdürdüler.
Davar ağıllarının ve obanın bulunduğu tepenin eteğine iyice yaklaştıklarında bir köpek sesi savunmaya geçti.
Besime hanım “ana biziz, ana biziz” diyerek sesiyle obaya yaklaşanları tanıttı.
Fadime abla elinde bir maşalama ile dışarıya çıkarak köpeğe “oşt oşt hadi geç yerine geç yerine” diyerek durdurdu. Fadime ablanın sesini duyan oğlaklar ve keçiler hafif meleyerek ses verdiler.
Mevsim baharın sonu yazın başlarıydı. Ahmet amca ile Fadime abla obada yalnızdılar. Bütün çocuklar gurbetteydi, en küçükleri de Besime’ydi.
Dışarıya ardıç ve andız pürlerinden ateş yakarak misafirleri karşıladılar.
Kaba ateşin dumansız ışığıyla eğmenin alın kısmındaki sıvacı ailesinin yaptığı yuvayı çocuklardan birisi derhal fark ederek “baba baba bak Gök güdük yuvası” diye bağırıyordu.
Burası Orta Torosların 2 bin rakımlı bir tepesinin yamacıydı. 1000 metre aşağısına su olarak düşen rahmet, buraya kar olarak düşerdi. Hava gündüzleri serin, akşamları ayaz, sabahları soğuktu. Aşağıda efil efil esen yeller, burada püfür püfür eserdi.
Ahmet amca ve Fadime teyzenin her yaz çıktıkları bu yaylada tek odalı evlerinin arka kısmı kayaya dayalıydı. Tamamen duvarlarla örülü odanın üstü ardıç direkleri ile kaplıydı.
Evin, kelifin sağ tarafında ineklerin ve keçilerin katıldığı bir ağıl, sol tarafında da yüklerini taşıdıkları eşeğin ve katırın bağlandığı bölümler yer alıyordu. Tavuklar ise keçilerle aynı alanı paylaşırlardı.
Burada doğa bütün katmanları ile bir aradaydı. Püfür püfür esen rüzgâr çekirge melodilerini karıştırarak bir senfoni meydana getiriyordu. Sessizlik sükûnet huzur bu olmalıydı.
Sadece ineklerin ve keçilerin geviş getirirken çıkardıkları ses duyuluyor, yan taraftaki katırın ve eşeğin hafif hınçırmaları işitiliyordu. Bir de ara sıra çoktan uykuyu yarılamış olan ve dışarıda yanan ateşin aydınlığını sabah sanan tavuklarla horozların gidişmelerinden çıkardıkları kırt kırt sesleri duyuluyordu.
“Aç mısınız susuz musunuz?” diye bile sormadan Fadime teyze içeriye hazırladığı sofraya davet etti.
Çocuklar ateşin başından zor ayrılsalar da artık hava da iyice soğumaya başlayınca içeriye girdiler.
Domatesin biberin patlıcanın sadece mevsiminde yendiği yıllarda hele yaylalara ancak 7. ayda gelebilen bu sebzeler sofrada görünmüyordu.
Ama Fadime teyzenin hazırladığı sofra mükellef bir sofraydı: Sininin ortasına kazan yüzü kaymakla dolu dilikli sahanı ve yanına da gündüz arılarından aldıkları çıtadan kestiği balı koydu. Herkesin önüne dürülüp konan yufkaların yeni sulanıp yumuşatıldığı belliydi.
Kazan yüzü kaymak, keçilerin ve ineklerin sütünü, çokluğuna göre tencere, haranı ya da kazanda kaynattıktan sonra soğuduktan sonra yüzünde tutan el ayası kalınlığında kaymaktı.
Ahmet amcanın buyur ederken "Haden balım guru yavan acı soğan" demesi üzerine herkes gülmüştü.
Besime Hanım'ın, çocukların kaymağa yüklenmeleri üzerine "Çocuklar dikkat edin, karın ağrısı yapabilir" demesinden onlar hiçbir şey anlamadı bile.
Üstüne, gömgök, alttan yarıya kadar isle kararmış emaye bir çaydanlıkta demlenen kekik ve dağ çayı bardaklara döküldüğünde yaylanın en muhteşem kokusu içlerine kadar sinmişti.














