Kazancı’ya (Karaman / Ermenek) varmadan üç beş km beride sola asfalt bir yol döner.
Şimdilerde Kazancı’nın Mahallesi olan Çatalbadem köyü ile İkizçınar köyüne ulaşılan bu yolda beş km gidince Akmuğar dedikleri bir mezra gelir. Burası, İkizçınar muhtarlığına bağlı beş altı kadar haneden oluşur. Az aşağısında da yine İkizçınar köyüne bağlı Belcekkoz mezrası yer alır.
Bir seyyar satıcı olarak 2000’li yıllarda bütün Ermenek, Sarıveliler ve Başyayla köylerini gezmiştim. Giyim eşyası satıyordum, ailecek veya çocuklardan birisiyle varırdık. Firmamız Kızılca Tekstil adını taşıyordu.
Özellikle harmanda ve pekmezlerden sonra bu muhiti gezer, eski pekmezleri toplar Ermenek’teki Toros Helva firmasına satardık. Zaman zaman beş on ton pekmez teslim ederdik.
En çok pekmez aldığımız köyler Kazancı, Çatalbadem ve Yalındal köyleri olurdu. Pekmezle giyim eşyasını takas ederdik. Nakit olmazdı.
Yeni pekmez de alırdık ancak ikisinin farkı yarı yarıya olurdu. Müşteri bizden ihtiyacını alınca kaç kilo pekmez getirmesi gerektiğini söylerdik o da getirirdi. Eski pekmezle yeni pekmezi ayırt etmede bazen sıkıntı yaşardık. Genelde kabın dibine çökenin eski pekmez olduğunu anlardık.
Bu sırada Konya’daki firmamızda Akmuğardan iki, Belcekkozdan bir çalışanımız vardı: Akmuğardan Şükrü ve Mustafa Sak kardeşler, Belcekkozdan Mustafa Karaca.
Mustafa Karaca ile Karaman merkezde 1999 yılında seyyar bir şube açarak bir süre çalıştık, sonra Karaman şubemizi Mustafa Karaca kardeşime devrettik, halen pazarcılığa devam etmektedir.
Şükrü Sak Konya’daki dükkânımızda çalışırdı, bu esnada terzilik mesleğini engin kabiliyeti ile geliştirerek, biz dükkânı kapattıktan sonra bir terzi dükkânı açtı, halen Aydınlık Evlerde işine devam etmektedir.
Mustafa Sak firmamızın arabalarından birisini kullanırdı, evden eve doğrudan pazarlama sistemiyle çalışırdık. Mustafa’ya hasılatına göre pirim veriyorduk. Sonradan firmamız küçülünce Mustafa’yla beraber tek kamyon üzerinde senelerce çalıştık.
2007 senesi bir güz mevsimi Ermenek köylerinde sıra Kazancı ve Çatalbadem taraflarına gelince Mustafa: hocam bu akşam bizim evde kalalım demişti, evleri Akmuğardaydı.
Akmuğara gelince yolun sağındaki halasının evinin dibine yanaşır bütün mahalle: bizim Mustafa gelmiş, der ve alışverişe gelirlerdi. Mustafagilin evi sağdan ilk evdi ama dar sokaktan otuz metre gitmemiz gerekirdi. Alışveriş bitince arabamızı Mustafagilin evinin önüne dar sokaktan götürüp park ettik.
Hüseyin – Fatma Sak
Mustafagilin evine ilk varışımızdı, bir akşam vaktiydi. Evde olağanüstü bir telaş ve hareketlilik vardı. Ev derken sadece Hüseyin ve Fatma Sak ailesinin oturduğu evdi burası. Evin etrafı köyün adına uygun olarak badem ağaçlarıyla çevriliydi, dağ taş bademdi.
Ev, köy tabiriyle iki katlıydı yani altında malların üstünde insanların yaşadığı iki kat. Ama bu evin alt katı boştu. Hüseyin amca ve Fatma abla artık canlı mal tutmamaya başlamışlardı. Hüseyin amca elindeki son eşeğini de yeni sattığını söylemişti.
Eve güney taraftan giriliyor, ahşap korkuluklu, ahşap zeminli açık bir hayattan geçtikten sonra odalara geçiliyordu.
Gerek hayatın taş duvarları, gerek ortasuvanın sıvalı duvarları güz günü olması münasebetiyle kurutmalık sebze ve meyve hevenkleriyle bezeliydi. Darı çıtanları, domates, patlıcan, biber dizgeleri, üzüm asanakları duvarları birer tablo gibi süslüyor, kabaklar, cevizler, elmalar, bademler ve daha nice bağbozumu sonrası ürünler ara yerde rengârenk serili duruyordu.
O zamanlar yetmişlerinde olan Sak ailesi bizi olağanüstü bir ilgiyle karışılmış ve “oğullarımızın patronu geldi” diye ne hazırlayacaklarını şaşırmışlardı.
Hüseyin amca soba yakmaya çalışıyor, oda soğuk diye telaşlanıyordu. Fatma abla hazırda bir şey yok ne hazırlasak, ne ikram etsek diye mutfakta çabalıyordu.
Ben durumu görünce onlara: ben de Gargaralıyım, üç yaşında babasını kaybetmiş, bir dul kadın çocuğuyum, hiç telaşlanmayın, açlıkla tokluk arası yarım yufkadır. Beraberce bir pateli çorba pişirir yeriz, üstüne de Fatma ablanın akidesinden bol badem ve cevizle atıştırdık mı tamamdır, dedim.
Hüseyin amca da Fatma abla da boynuma sarılıp ağladılar, rahatladılar, “geçin siz namazınızı kılın bakarız icabına” deyip telaşeyi sonlandırdım.
O akşam pateli çorba ve üstüne kaya gibi cevizli akide muhteşem olmuştu.
Yemekten sonra bademler, cevizler, elmalar, armutlar, üzümler rengârenk bir sofra daha kuruldu. İşte bu tanışma ve bilişme sofrasıydı.
Hüseyin amca da Fatma abla da edindiğim intibaa göre sessiz zararsız bir kişiliğe sahiptiler. Yokluk görmüş, insan kısmeti bilen aile çocukları olduğu belliydi.
Fatma ablanın anası Kazancıdan gelin geldiğinden ona da Kazancılı Fatma derlerdi. Kazancılı Fatma, yüzünde yetmiş yılın izleri yer almış haldeydi. Hüseyin amca da Köleler sülalesinden Ali oğlu İbrahim oğlu olarak burada doğmuştu, birbirlerini güzelce idare ediyorlardı.
Hüseyin amca Fatma abla ne derse yapmaya çalışırdı. Fatma abla 1940, Hüseyin amca da 1934 doğumluydu.
Mustafa’yla güz aylarında pekmez takaslı satış için her vardığımızda evimiz gibi yatıp kalktığımız bir haneydi burası. Sonraları Mustafa işe girince de bizim aile her Akmuğar geçişinde ziyaret ederdik, çayını içer yemeğini yerdik.
Son yıllarda kış aylarında İzmir’deki kızları Emine’nin yanında kalıyorlardı. Yazın da köye gelirlerdi. Ancak son birkaç yıldır yazın da köye gelememişlerdi.
En son “1845 Ermenek ve Köyleri hane mal varlıkları” adlı kitabımız için Kazancı Belediyesine vardığımızda dönerken Akmuğara uğramıştık. Hüseyin amca ve Fatma abla, hanımla ikimizi görünce gözleri dolmuştu, oturup uzun uzun sohbet ettik. Bu onlar için hiç ummadıkları bir ziyaret olmuştu.
Hüseyin Sak amca 15 Şubat 2022 günü İzmir’de kızının evinde Rahman’ın rahmetine vasıl oldu. İzmir’de defnedildi.
İzmir’de garip bir şekilde toprağa verilen Hüseyin amcanın defin merasimine Konya’da bulunan oğulları Şükrü ve Mustafa bile salgın nedeniyle katılamadılar.
Evlatlarına ve torunlarına hüküm Allah’ın der, Fatma ablaya da sabr-ı cemil niyaz ederim.














